Değişim Yöneticisi Mustafa Güzelgöz

Tolga Moral - Aralık 14, 2011 08:18
Kategoriler : Eğitim, İletişim, Süreç Yönetimi, Değişim Yönetimi

1921 yılında doğmuş olan rahmetli Mustafa Güzelgöz, diğer adıyla Eşekli Kütüphaneci, askerliği sonrasında memleketi Ürgüp’te gençleri futbol çalıştırması şartı ile iş teklifi alır ve kütüphanede memurluğa başlar.

İlk iş olarak harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Kütüphanecilik alanında herhangi bir bilgisi olmayan Güzelgöz, kütüphanecilik üzerine yazılmış bir el kitabından yararlanarak modern bir kütüphane oluşturma çabasına girişir.

Köylünün imkânsızlıklar sonucu yararlanamadığı kütüphaneyi onun ayağına götürmeye karar verir. Bunun için en uygun olan yöntem, kitapları eşeklerle taşımaktır. Kitapları taşımak için gerekli olan sandıkların krokisini hazırlayarak marangoza yaptırır. Ödünç vereceği kitaplar içinde bir izleme defteri hazırlayarak yollara düşer. Böylece 36 köye hizmet vermeye başlar.

Bakanlığa başvurarak iki adet yeni memur kadrosu ve eşekler için yem bedelinin karşılanmasını ister. İstediklerini alır. Bu kadrolara görevli alınırken bir eşek sahibi olması ve kendi bölgesinde en az beş köye hizmet götürmesi şartı aranır.

Köylüyü kütüphaneye çekebilmek amacıyla gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo koyar. Bu girişim sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlamıştır. Güzelgöz kadınları da kütüphaneye çekebilmek amacıyla haftanın belirli bir gününü onlar için ayırır. Ardından kadınların daha çok sayıda gelmelerini sağlamak amacıyla gurbetteki hemşehrilerinden bir kez daha bağış toplayarak dikiş makineleri satın alır. Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır.

Güzelgöz’ün girişimleri spor tesisleri kurmak, folklör ve bando çalışmaları, kooperatifçilik gibi çok sayıda başarılı girişim ile devam eder, uluslararası ödüller alır.

2005’te hayata veda eden Güzelgöz’ün kıymetini bilenler, çabalarını bir kitapta toplarlar. Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi tarafından Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane adı ile bir kitap yayınlar.

 

 

 

 

 

Bir değişim profesyoneli için dersler ile dolu bir yaşam öyküsü:

·         Teknik bilgi eksikliği öğrenme isteği ve çaba ile kapatılabilir.

·         Girişimci düşünce değişim için şarttır. Mevcut sistemi ve süreci yapıcı olarak sorgulamayı gerektirir.

·         Ortamı değiştirince davranış da değişir. Kütüphaneye radyo ve dikiş  makinesi koymanın yarattığı etki gibi.

·         Müşteri odaklı düşünmek gerekir. “İnsanlar okumuyor” demek işin kolayıdır. “Nasıl okutabilirim” demek ve harekete geçmek işin özüdür.

·         Kaynak her zaman kıttır ve hatta yoktur. Kaynakları nasıl elde edebilirim, projemi nasıl satabilirim düşüncesi ve aksiyonu gereklidir.


Sosyal medyanın bu kadar yaygınlaştığı, teknolojinin geliştiği ve sınırsız imkanlar sunduğu bir dönemde liderlerin bu hikayeden dersler çıkarması gerektiğini ve aşağıdaki hataları sürdürmemelerini diliyorum:

·         Ekiplerine yeterli eğitim ve bilgi vermeden hizmet beklemeleri,

·         İş süreci, prosedür vb. dokümantasyonu “son kullanıcı” odaklı oluşturmamaları,

·         “Zaten okunmuyor” anlayışını kabullenmeleri,

·         Eğitim, paylaşım ve süreç portallerine yapılacak yatırımları sadece “gider” boyutu ile görmeleri, “bütçem yok” mazeretine sığınmaları,

·         İş süreçlerini tasarlamamaları, tesadüflere bırakmaları; çalışan ve müşteri odaklı olmayan iş yapma şekilllerini sürdürmeleri.

 


Sevgi ve saygılarımla

Tolga Moral

 

Başarılı Süreç Yönetimi Çalışmalarının Bir Sırrı Var

Yasemen Kendiroğlu - Aralık 05, 2011 15:27
Kategoriler : İletişim, Süreç Yönetimi

* En beğendiğiniz kitap hangisi?

* Ya en sevdiğiniz film?

* Peki, favori şarkınız?

Bunların isimlerini tahmin edemem ama şunları söylesem yanılır mıyım?  :

* En beğendiğiniz kitabı, bir çırpıda okumuşsunuzdur,

* En sevdiğiniz filmi izlerken, konuya hemen adapte olmuşsunuzdur,

* Ve en sevdiğiniz şarkıyı, söylemeyi de seviyorsunuzdur muhtemelen, sözlerini biliyorsunuzdur. Sesiniz çok iyi olmasa bile, duyduğunuzda birazcık mırıldanıyorsunuzdur...

İnsanız... Anlamakta ya da uygulamakta zorlandığımız şeyleri sevmiyoruz. Anlatılan ne kadar basit olursa, ne kodar kolay anlaşılırsa ve ne kadar çabuk uygulanabilirse, o kadar hoşumuza gidiyor. Hiçbirimizin, birşeyleri anlamak için çok fazla çaba göstermeye vakti ve enerjisi yok. Çok haklıyız!

Mesela.. Okulda en sevdiğimiz ders, büyük bir olasılıkla en başarılı olduğumuz derstir; en iyi anladığımız, uyguladığımız.

En fazla kullanılan arama motoru Google; o kadar basit ki...

Satış rekorları kıran iPad ve iPhoneları, 2 yaşında bir çocuk bile öyle kolay kullanabiliyor ki.

 

Anlatılan konu/sunulan ürün ne kadar kolay anlaşılır/kullanılır ve ne kadar basitse, o kadar seviyoruz.

Ama anlatan biz olduğumuzda, bize bir şeyler oluyorJ Uzun uzun cümleler, yabancı dilde kelimeler, sofistike ifadeler kullanmaya başlıyoruz. Oysa bunlar bizi daha zeki, ortaya koyduğumuz çalışmayı daha önemli göstermiyor. Üstelik karşımızdaki kişi de bundan hoşlanmıyor.

Başarılı bir süreç yönetimi çalışmasının, ilk olarak “kullanılabilir” olması gerek. Süreç çalışmalarının kullanılabilir olmaları için ise ilk şart; “basit” ve “kolay anlaşılır” olmaları gerektiğidir: Tıpkı dinlenmesini istediğimiz her söz, okunmasını istediğimiz her yazı, incelenmesini istediğimiz her çalışma gibi...

Bu konuyu aklıma getiren Mark Cotgrove’un yazısını da okumak isterseniz:

http://markcotgrove.wordpress.com/2011/06/22/the-importance-of-being-simple/

Teşekkürler J

Sağlık ve sevgiyle kalın,

Yasemen Kendiroğlu

Sistema Yönetim ve Bilgi Çözümleri

www.sistema.com.tr

 

 

İşine Saygı, Nam-ı Diğer Kendine Saygı

Yasemen Kendiroğlu - Eylül 27, 2011 09:06
Kategoriler : İletişim

Nereden duyduğumu hatırlamıyorum ama sevdiğim bir hikaye var; Üç taş kesiciye ne yaptıkları sorulmuş, ilki “ben hayatımı kazanıyorum” demiş. İkincisi çekiç sallamaya devam ederken “ben ülkedeki en iyi taş kesme işini yapıyorum” demiş. Gözleri parlayan üçüncüsünün cevabı ise şöyleymiş; “ben bir katedral inşa ediyorum”.

Yaptığı işi ciddiye alan ve saygı duyan insanlara saygı duyuyorum. 

Hizmet sektörü için ne kadar önemlidir değil mi, “işini severek ve ciddiye alarak yapan çalışanların varlığı”.

Bazen bir yere gidersiniz, sanki yazılmış bazı kurallar vardır; bütün çalışanlar görür, bir tek siz göremezsiniz:

-          Karşınızdaki müşterinin yüzüne güleryüzle bakmayın; hatta mümkünse hiç bakmayın,

-          Müşterinin kendisini “özel” değil, “değersiz” hissetmesini sağlayın,

-          İşi yapmanın yollarını değil, “yapmamanın mazeretlerini” bulun ve uygulayın,

-          Dakikalarca anlamsızca bekletin, bilgi vermeyin,

-          Oradan oraya gönderin, ne kadar dolaştırırsanız o kadar iyi ! J 

  

 

Birkaç gündür vize işlemleri için o kadar çok uğraştım ki;

O belge, bu belge, şu belge...

Onun fotokopisi, bunun aslı, şunun hem fotokopisi hem aslı...

Bankadan o, emniyetten bu, postaneden şu...

Bir gün önce “teknoloji inanılmaz bir şekilde gelişti, artık herşey klavyenizde ya da telefonunuzun tuşlarında” diye düşünürken; gelişmiş olan teknolojinin bazı konularda nasıl kullanılamaz olduğunu görüp hayret ettim son günlerde. Bir iş ancak bu kadar zor hale getirilebilir!

Nihayet evrakları tamamlayıp, yorgun ve bir miktar da kızgın gittim konsolosluğa. Ağır ve heybetli giriş kapısını aralayıp tam içeri girmeyi başardığım sırada, genç ve dinamik bir ses, güleryüzle “HOŞGELDİNİZ! J” dediğinde, herhalde yanlış geldim diye düşündüm...

Yok yok doğru gelmiştim, bu saygılı ses ve güleryüz “isminizi öğrenebilir miyim lütfen?” diyerek, listeden görüşme saatini kontrol etti, kısa bir süre bekleteceğini söyleyip, oturacağımız yeri işaret etti. Ve gerçekten çok kısa bir süre sonra yanına çağırdı. Belgeleri istedi. Şöyle bir baktı ve sonra; “yanlış başvuru formunu doldurmuşsunuz” dedi. Ben şaşkın! (Herşeyi titiz ve dikkatli hazırla, koştur, sonra git yanlış başvuru formunu bul ve doldur!...)  Internet sitenizde bir link vardı, oradan buldum...”  falan demeye başlamıştım ki, boşverdim, (şimdi yandık, nasıl uğraştıracaklar kim bilir diye düşünürken), o kendinden emin ses ve güleryüz dedi ki; “hiç önemli değil, hemen girişte başvuru formları var, çabucak doldururuz.” (Doldurur muyuz?? Yardımcı mı olacak gerçekten?) Yeni formları doldurmak için çantamda kalem aramaya başlamıştım ki, hemen bir kalem uzattı. “Başka resim vardır umarım yanınızda” dedi. Ve ben, “var galiba, bir bakayım” diyerek çantamda yeni bir arayışa başladım. “Yoksa da eski formdan çıkarır, yenisine yapıştırırız ” dedi. Ben daha da şaşkın! (Enerjisi yüksek, pozitif, karşısındakini dinleyen, anlayan, çıkabilecek sorunları öngören ve çözüm üreten bu güleryüz, insanda güven yaratıyor ve “gerçekten” iletişim kuruyordu)

Formlar onun yardımıyla çok çabuk dolduruldu. Diğer belgeleri gözden geçirdi, bazılarını ayırdı, ”sizde kalabilir” diyerek bir bölümünü iade etti. “Çok güzel hazırlamışsınız, herşey çok düzgün ve sıralı, teşekkür ederim” dedi. “Görüşme için birazdan isminizle çağıracaklar, formları bu şekilde teslim edebilirsiniz ” diyerek uzattı.

Aslında sadece işini yaptı ama,  bir farkı vardı; “gözleri parlayan”lardan biriydi.  

Ne iş yaptığı sorulsa, ne derdi acaba? Nasıl tarif ederdi yaptığı işi?

Sağlık ve sevgiyle kalın,

Yasemen Kendiroğlu

Sistema Yönetim ve Bilgi Çözümleri

www.sistema.com.tr

 

"Hayır" Diyememek

Ebru Soy - Temmuz 08, 2011 09:23
Kategoriler : İletişim, Kişisel Gelişim

Kaç kişi içinden geldiği gibi, gönül rahatlığıyla, hem de dilediği zaman “hayır” diyebiliyor?

Aslında çok basit. İstiyorsan, onaylıyorsan “evet”, hoşuna gitmiyorsa, canın istemiyorsa “hayır”. Formül, milyonlarca insan için bu kadar basit değil maalesef.

6 yaşındaki oğlum, ağzı dolu dolu, dilediği her şeye hayır diyebiliyor. Bunu yapmakta hiçbir sakınca görmüyor. Peki büyüyünce ne değişiyor? Bizi basit bir tercihi dile getirmekten alıkoyan nedir? Şimdi altındaki duygulara bakalım.

Önce kibarlık ve sözüm ona düşünceli insan naraları:

- Ama canım, insan başkalarını da düşünmeli…
- Sadece kendi istediklerini söylemek, talep etmek bencillik değil mi?
- Başkalarının iyiliği ve rahatı için bazen pembe yalanlar söylemek yanlış değildir.

Bırakın bu dürüstlüğün kıyısına uğramayan iç konuşmaları. Sadede gelin:

- Peki, itiraf ediyorum. İçimden geçeni olduğu gibi söylersem, istemediğim şeylere her zaman hayır dersem sevilmem.
- … dışlanırım.
- … yalnız kalırım. Ben tek başıma ne yaparım?

Güzel. En azından şu anda şeffaf bir noktadayız. Yani asıl mesele başkalarını düşünmek değil, “ben” ve “bencil ihtiyaçlarım” öyle mi?
Kabul et, kurtul.

“Hayır demezsem bana ne olacağını sanıyorum” gibi basit bir soruya yukarıdaki açık cevapları veremediğimizden konu uzar durur. İstemeden evet demek ödün vermektir aslında. Duygusal kredi hesabına yatırım yaptığımızı sanırız. Zamanı gelince bizim de aynı kaynaktan çekmemiz gerekecektir ne de olsa. İşi sağlam kazığa bağlamak lazım. Sonrasında ise gelsin beklentiler, gitsin kırgınlıklar. Ne kadar basit olabilecekken, ne olumsuz bir döngüye girer iletişim.

Çözüm formülü basit mi? Kişiye göre değişir. 6 yaşındaki oğlum hala kolayca hayır diyebiliyorsa, o halde;

      Yaşınız – x = 6 yaş

x  değerini bulmaya ve içinde çalışmaya davet ediyorum. Hayat ödevimiz olarak.

Sistema Kimdir?

 

Sistema 21. yüzyıl organizasyonlarının girişimlerini ilhamlandıran ve enerji katan bir iş ortağı ve değişim uzmanıdır.

 


Son Yazılanlar